16/5/2006 - YÜRÜYEN KIZ

"İçinde ki; coşkuyu, ahengi ve buna eşlik eden o olağan üstü yaratıcılığı, tek bir fotoğraf karesini kullanarak, tek bir an'a böylesine yansıtabilen ve an'da hapsettiğini, bir yandan da bu denli yaşanası ve canlı kılabilen;
Sevgili Hocam ve Kaddim Dost Michel' e: Canı gönülden en içten teşekkürlerimle.."
"Canım, eline, gözüne ve ruhuna sağlık..."
17. yy’ın ortalarından kalma bu katedralin, ayinlerin yapıldığı o ihtişamlı mekanı, şimdi büyük bir tiyatro sahnesine dönüşmüştü. Duvarları kaplayan altın mozaiklerin yansımaları, dekorların üzerine düştüğünde, zeminde hareket eden bu muhteşem ışık oyunlarını oluşturuyordu. Onlar adeta asıl karakterlerin öncesinde sahne alan “gölge oyuncular” gibiydiler ...
Mozaik süslemeli camlardan içeri süzülen ışık huzmeleri, yapının içine ulaşırken, bir kaleodeskoptan bakıldığında görülen o tarifi imkaansız şekiller gibi birbirinin içine girerek yeni kombinasyonlar oluşturuyordu. Bu dans eden huzmeler, dekorların arasından süzülerek sahneyi renklendirirlerken, bende asıl oyuncular sahnedeki yerlerini alana değin, dans eden bir grubu izler gibi hayaller kurarak gördüklerimle oyalanmaya, karar vermiştim. Bir yandan sahne alan bu ön grubu izliyor, öte yandan da, bu ışık dansının yüzyıllar öncesinden kalma bu mekanda kaç defa sahne aldığını düşünüyordum. Üzerimde yaptıkları bu büyülü etkiyi sorgulamıyordum dahi. Çünkü ışığın pencerelerden bu açıdan girerek oluşturduğu büyü, bir tasarım harika bir tasarım ve ince hesapların sonucuydu, bunu biliyordum.Yakın tariher de, mekanın tiyatro olarak değerlendirilmeye karar verilmesi sonrasında kurulan bu sahneye, dışarıdan gelen gün ışığının bu açıdan düşüşü özenle yapılan detaylı teknik hesapların bir soncuydu. Bunun neticesinde de bana düşen, şimdi olduğu gibi, sadece bu hazza teslimiyet göstermek oluyordu. Her şey sanki bana hizmet etmek içindi , son defa da olsa böyle duyumsuyordum işte...
Kendimi tamamamen ortamın büyüsüne bırakmış, burada boş tiyatronun seyici sıralarının en önünde tekli koltuğumda, her zaman olduğu gibi bir başım oturmuş, az sonra yapacaklarımın fazlasıyla bilincindeyken dahi, biraz olsun rahatlama gayreti içerisindeydim hepsi bu. Bunun içindir ki, ne heycanım, ne bu tanıdık mekanda olupta hala her şeyi ilk kez görüyorcasına bu afallamalarım, beni saşırtmıyor ve en önemlisi de kendimi bundan ötürü kınamıyordum...
Gergindim ve kendimce haklı sebeplerim vardı. Kendime bu kadar olsun hoşgörü göstermeliydim. “Ben bunu hak ediyorum” deyi fısıldadım usulca ama yüksek sesle...
Bir yandan bu duyguları yaşıyor, öte yandan da yaptığım aslında içimde ki burukluğu, gerginliğime odaklanarak görmezden gelme çabasıydı.
Yine de, bu yaşadığım karmaşamdan ötürü kendimi hoş görebiliyordum...
Yıllardır bana ait olan bu tiyatro sahnesinde, son oyunumu izleyecek olmak kim ne derse desin çok da kolay olmayacaktı.
Ve bu böylesine aşikarken, bulabildiğim en rahatlatıcı çözüm; yaşadığım, içinde olduğum, bu farklı duygulara direnmekten peşinen vazgeçemekti.
Evet zorlanıyordum. İçimde hala bir taraf vardı ki, o fazlasıyla buruktu.
Ama kararlıydım...Artık onlar da, bende özgür olmalıydık...
Bu ihtişamlı Barok katedral de oynanacak, son oyun olacaktı bu.
Göğe doğru yükselirken adeta gözden kaybolan bu devasa kubbe, tüm o boyutsal ihtişamının yanısıra, hiç bir mütevazi olma kaygısı gütmeksizin Tanrısallığın sembolü olarak kabul edilen, altın yaldızın cömertce kullanıldığı tavan süslemeleri ile de bakan tüm gözleri kendine saygı duymaya zorluyordu.
Sahnede ki perde de, diğer detaylar kadar temsil ettiği dönemin tüm ağırlığını ve ihtişamını üzerine sindirmişti. Doğrusu, beni gerçeklikle, hayal olan arasında ki, sınırda tutan tek paravan olan bu objenin sadece bana ait olan özel dünyamda bambaşka, bir yeri vardı...
Bordo rengin ağırlığı, cömertçe kullanılmış drapeler ve altın ibrişimlerle oluşturulmuş saçaklarıyla; bu perdenin ortamın büyüleyiciliğine daha da görkem katmak adına, ihmal edilemeyecek denli büyük bir payı vardı.
Şimdi yavaş yavaş hareket etmeye başlayan bu bol drapeli, ağır kadife şaheserin mekanizmalar yardımıyla böylesine tezat bir şekilde adeta süzülerek usul usul yukarı doğru alınışını her defasında olduğu gibi yine hayranlıkla ve ilk defa izliyormuşcasına büyük bir heyecanla, izliyordum. Ve her oyunda yıllardır, aynı koltuktan her gece izlediğim bu sahne şimdi beni bir başka, etkiliyordu.
Bu her zamanki kanıksanmış hayranlığıma eklenmiş olan ve ilk defa deneyimlediğim bu hüzün duygusuydu. “İlk defa tattığım bir duyguyayla tanışabilmem için, bu son geceyi yaşamam gerekiyormuş” diye fısıldadım kendi kendime. Şimdiye kadar tanıdık gelen bu senaryoda ki, bir başka ayırt edicilik de; bir anlığına yüzümde oluşan şu müstehzi gülümsemeydi. Bu gülümsemem usulca belirdi ve hemen sonrasında da, dudak uçlarımdan geldiği hızla, uçup gitti
Şimdi hissettiklerim her zaman ki, başlangıçların heyecanı değildi.
Bu gülümseme:
Bu belli ki, sonların hüzünüydü.
Belli ki, bu gülümsemem benim kendimle alay ediyor olmamın bir işaretiydi. Kendi aldığım kararların, beni hüzünlendiriyor olmasına karşı duruşumdu.
İçim de ki bu son kalan kabullenememişliğin, küçük bir sızıntısıydı,
Bu hüzün haliyle alay etmeyi de seviyor olmamın, bir işaretiydi.
İçten içe, bu güne kadar bu gece yapacak olduklarımı ertelemiş olmamın, yapamamış olmanın verdiği kendimi suçlamanın küçümsemesiydi,
Kendimi bu zayıflığımdan dolayı aşağlamam ile bu kararı verebildiğim için kendimle gurur duymam arasında gidip geldiğim duygusal med-cezir hallerimin sonucuydu, bu gülümseme...
Ve bu git gellerin yarattığı karmaşanın; az sonra başlayacak oyunun bitimiyle koltuğumdan kalkarak sahnedeki son oyunumda, son rolümü almak üzere orada olduğumda son bulmasını diliyordum.
Sahneye çıkmama da henüz epeyce vardı.
Önce bu tiyatro sahnesinde benim seneryosunu yazdığım bu oyun son kez, perde diyecekti. Benim rolüm bu oyunun bitimiyle başlayacaktı. Ve o ana kadar sakin kalmalı ve oyunumu izlemeliydim.
Bu nedenle artık kendi içsesime bir “sus” komutu vermeye karar verdim. Ve bunu tüm içsesleri kenara itmeye kararlı bir ben, edasıyla yapmış oıduğumdan olsa gerek; hemen etkisini gösterdi.
Şimdi, perde tamamen kalkmıştı. İşte yine tiyatromun muhteşem sahnesi gözlerimin önündeydi.
Az sonra bu sahnede benim yazdığım son oyun oynanacaktı. Vakit gelmişti.
Bu oyun bilinen ama hiç açıkca söz edilmeyen bir yerde ve aynı şekilde bilinen ama hiç dile getirilmeyen bir zaman diliminde geçmekteydi.
Oyuncular ise hepimizin tanıdığı yüzlerdi. Her biri bizden birileri...
Oyuna ev sahipliği yapacak mekan ise, gerçekte de olduğu gibi bir tiyatro sahnesiydi.
Yani hikayemiz bir tiayatro sahnesindeve bir gurup oyuncu arasında geçen bir öyküyü konu edinmişti kendine...
Şimdi hep beraber bu oyunu izlemey ne dersiniz?
Bir varmış, bir yokmuş, evel zaman içinde, kalbur saman içinde...
Diyarın birinde uzak bir ülkde bir kız yaşarmış. Pek dostu yokmuş, çevresindekiler “Hayal Terzisi” diye çağırılarmış onu. Geceleri gökyüzünü izlerken hayalinden rengarenk kostümler tasarlar ve sonra onları ilmek ilmek dokurmuş bu küçük terzi kız. Ve yine onları özenle keser, biçer ve zihninde yarattığı hayal kahramanlarına birer birer giydirirmiş.
Rengarenk kostümleri içinde hayal ettiği bu oyuncuları, bir sahneye oturturmuş hayal terzisi.
Sahneyi kurar saatlerce onların oyunlarını izler, sabaha kadar onları rolden role sokar ve bundan da tarifsizce, mutlu olurmuş o.
Küçük Hayal Terzisi, elleriyle oluşturduğu kostümlerin içinde düşlediği bu kahramanlarına replikler de yazarmış. Hatta tüm mimiklerini dokunuşlarını bakışlarını bir bir oluştururmuş o.
Uzun yıllar kendi yazdığı oyunların ve tüm bu oyunculara verdiği rollerin tek izleyicisi olduğunu bilmeden, her gün her gece farklı senoryalarla, hep aynı sahte oyunu oynamış durmuş küçük terzi kız.
Kendini o, hep seyirci koltuğund hayal edermiş . En büyük keyfi, perdenin hareketlenmesiyle rollerine bürünen karaketerlerini saatler boyu izlemekmiş. Bu oyun, onun için vazgeçemediği bir tutku gibiymiş adeta.
Taa ki bir gün onların yüzlerinde hiç de onun yazdıklarına benzemeyen ifadeleri görene kadar sürmüş bu …
Gel zaman git zaman günün birinde, o rollerde ki oyuncuların yüzlerinde ki bu ortak ifade onu bunun nedenini sorgulamaya itmiş. Bunu yazan kendi değilmiş ve bu durumda kontrolü dışında bir şeylerin baş gösterdiği dikkatini çekmiş onun. Ve düşünmeye başlamış bizim küçük hayal terzisi .
Ve fark etmiş ki, bu güne kadar biçip, diktiklerini giydirdiği bu oyunculara aslında o hiç de fikirlerini sormamış. Ve o an o bir karar vermiş . Çünkü ilk defa fark etmiş küçük kız...
Fark etmiş ki, bu oyunculara bunu yapmak aslında onlara hiç de reva değilmiş...
Bakalım, hikayenin bundan sonrasında neler olmuş:
İşte o gün yeni doğmakda olan güneşin alaca karanlığında küçük kıza İnsanları rüyalarından uyandıran Tanrı olan, Morpheous bir hediye ile gelmiş...
Bu hediyenin adı “ Cesaret” miş. O na bu armağanı yeni doğacak sabahın, en son rüyasını görürken getirmiş Morpheous. Ve küçük hayal terzisi, uyandığında o sabahın hiç de diğerleri gibi bir sabah olmaycağını artık anlamış.. Ve hala uzandığı yatağında, gördüğü bu rüyanın üzerinde düşünmeye koyulmuş. Aldığı bu armağanı nasıl değerlendirmesi gerektiğine karar vermesi gerekiyormuş. Bunun yanısıra hissetiği bir şey varmış küçük terzi kızın o da: bunu kendidinin bulması gerektiğiymiş.
Çünkü cesaret aynı şu “Alladdin’in sihirli lambası” isimli öyküde de olduğu gib, kendi başına bir anlam ifade etmeyen bir armağanmış. “Alladdin’e de verilen aslında eski bir lambaymış, hepsi bu.
İş,o lamba ile neler yapılacağını bilebilmeteydi değil mi?” diye mırıldanmış hayal terzisi.
Morpheous’un verdiği bu hediyeyi kendi için, bir armağan haline dönüştürmesi gerektiğini fark edince bu küçük kız aklında bu düşünecelerle tekrar uyuya kalmış. Ve tam üç gün boyunca uyumuş küçük hayal terzisi. Üç günün sonunda şafak sökerken uykuya daldığı yatağından aklında bir kararla kalkmış. Ve o zihninde ki tiyatrosuna gitmeye karar vermiş.
Sonrasını onun ağızından dinleyelim, bakalım bize neler anlatacak:
“ Zihnim de ki, bu oyunun rol dağılımına şöyle bir baktım.
Senaryom da ki, tek tek planlanan tüm bu rollere , oyunun geçtiği farklı farklı zaman ve mekan dilimlerini temsil eden yüzlerce sahneye, seçilmiş kostümlere, oluşturulmuş mimiklere, rol esnasında beklenen tüm o vurgu ve bakışlara tasarladığım oyun akışına, ve yarattığım binlerce farklı kombinasyonda ki olası final alternatiflerine...Hepsine son bir kez göz daha baktım...
Ve sonrasında yaptığım ne mi oldu?
Elime bir süpürge aldım. Ve ilk iş olarak önce zihnimde ki bu tiyatronun o devasa sahnesini birbir hiç bir yeri ihmal etmeden köşe bucak bir güzel süpürdüm.
Sonra, o şatafatlı giysiler içinde rol içinde olduklarından habersiz olan tüm oyuncularımı, sahneye davet ettim. Onlar bu esnada, üzerinde benim diktiğim ve özene bezene giydirilmiş ve belkide kendilerine ait olup olmadığını bile, epeydir sorgulamadıkları o muhteşem tasarım kokan kostümleriyle her zaman olduğu gibi, sahnede ki rutinlerini yerine getirmekteydiler...
Bir an, ne ile karşı karşıya olduklarını anlamlandıramadıklarını net olarak fark edebileceğim bir ifade yakladım onların gözlerinde. Ve sonrasında donmuş bir film karesine bakar gibi zamanı o an orada durdurdum tek hareketli olan bendim. Tek tek sahnede ki her bir oyuncuyu baştan aşağı incelemeye koyuldum. Bu tanıdık yüzler de gördüğüm şaşkın ifadeyi ve bunun sebebini anlamaya çalıştım.
Etraf da büyük bir sesizlik hakimdi. Benim sahneye gelerek, oynanmakta olan oyunu orta yerinde kesmem hiç alışık olunmadık bir durumdu. Bu tamam da, bu donmuş bakışlarda ve şaşkın yüzlerde ben bundan daha fazlasının hisseden bir yan da algılıyordum. Biraz daha incelemeye devam ettim bu oyuncuları.
Bir şeyler olacağını, bir şeylerin benim sahneye gelmemle beraber onlar için de değişeceğini sezinleyen gözlerdi bu baktıklarım. Ama, öte yandan da, bunu için için bekliyor olmanın onlara verdiği vicdan azabı ve utancıda görebiliyordum ben bu yüzlerde.
Ben onların bu şaşkın ifadelerini tüm ayrıntılarıyla mercek altına almış ve zihnimde oluşan bu dönüşüm sürecinin gereğince hareket etmeye ise, son derece kararlıydım. Gördüklerim beni şüpheye ve kararsızlığa düşürmemişti. Hatta için gerekenleri yapmaya bir defa karar vermiştim.
Yapmayı planladığım ise şuydu: Morpheus’un bana verdiği “Cesaret” isimli armağanı belli ki ben, tüm oyuncularımı ve aslında en başta da kendimi rüyamdan uyandırmak için kullacaktım...
Bu nedenle bu şaşkın yüzlere, bu donukş ifadeli gözlere sanki hiç bir şey görmüyormuşcasına kayıtsız kalmış bir tutumla yaklaşmayı uygun buldum. Ve bu yok varsayan bu tavırların, bana sağlayacağı avantajdan yararlanarak, yapmaya kararlı olduğum şey için emin adımlarla onlara daha yakın olabileceğim bir konuma gelene kadar, sahneye yanlarına emin adımlaral karalı bir ifade takınarak doğru yürüdüm.
Şimdi onlarda bir olağan üstülük olduğunu farkındaydılar ve bunun içinde yavaş yavaş oynamakta oldukları oyunda ki rolleri gereği sahnede durdukları pozisyonlardan çıkarak, ortaya benim etrafıma doğru toplanmaya başlamışlardı.
Onları içten, sıcak bir gülümsemeyle selamladım. Ve her birini sesizce, kelimeleri kullanmaksızın rahat olmaya davet ettim. Bu zihinler arası yapılan iletişim her zaman işe yarıyordu. Şimdi böylelikle istediklerinin, beklediklerinin içten içe arayışında olduğunun bu olduğunu bilen oyuncularım, kendilerini daha az suçlayacaktı. Onlar benim sahneye gelişimle bu rollere artık pekte gönüllü olmadıklarını, kendi tercihleri sorulmadan bunca yıl üzerlerine giydirilmiş bu taşıması artık bir zorunluluktan ibaret olan kostümlerinin içinde mutlu olmadıklarını ve bundan aslında çoktan sıkılmış oldukları duygusuyla yüzleşiyorlardı. Onlara anlayış göstermeli ve tabi ki zaman tanımalıydım.
Ama öte yandan da; içlerinde bir yerde alışkanlıkların vicdanları ve akılları üzerinde yaptığı baskıyla da başbaşa kalmışlardı onlar. Ve bana duydukları acıma vefa duyguları da devreye girmişti. Kendilerinde hissettikleri; amaçsız kalam, boşlukda kaybolma, sevilmeme, istenmeme, tercih edilmeme, yanlız olmanın ruhsal yükünü taşıyamama türü endişeler, düzen ve alışkanlıklara bağımlılık ve daha bir çok farklı kaygının sonucunda hissettikleri baskı; onların başları önlerin de ve yüzüme bakamaz bir halde duruyor olmalarına neden oluyordu.
Tekrar her şeyin dilediikleri gibi olacağını ve aslında yaşanan sonrların bir anlamda da yaşanacak yeni başlangıçlara açılan kapılar olduğunu hissetmeleri için çalışmaya karar verdim.
Ve sonrasında onlara, güçlü olmaları için zihinsel telkinde bulunmaya başladım. Bir süre sonra bu sesiz konuşmamız, meyvelerini vermeye başladı. Şimdi rahatlamış yüz kasları ve daha az gergin omuzlarla duruyorlardı karşımda. Bu kısa çalışma sonrasında, tebessüm eden yüzlerle olmasada daha dik omuzlarla tek bir sıra halinde karşımda duran tüm oyuncularım kendilerine duydukları güveni gözlerinden okuyabileceğim bir hale gelmişlerdi bile. Ben de şimdi daha rahatlamıştım. Buna benim de ihtiyacım vardı. Çünkü artık bu sahnenede yapmaya geldiğim şeyi başarmanın vaktiydi...
Sahnede her birinin yan yana dizildiği sıranın arkasına dolanarak, onların omuzlarına birer birer dokunabilmek için sırayla arkalarına gelerek, durudum.
Her birinin omuzlarıdan kavrayarak, onlara dokundum. Ve bu dokunuşlar esnasında bir yandan da, kulaklarına eğilerek usulca şu cümleleri fısıldadım:
”Artık özgürsün. Çoktan özgür olmalıydın. Dilediğin zaman rolünden çıkarak bu sahneyi terk edebilirsin. Bunu, ben de diliyorum ve aslında senden bunu öncelikle kendi adıma rica ediyorum.
Ve senin bunu gönül rızasıyla yapacağını biliyorum. Bu, bana sana olduğu gibi bana da huzur, mutluluk ve özgürlük verecek. Ve şimdiye kadar beraberce yaptığımız, kendi dünyamız da yaşam verdiğimiz her şey adına sana müteşekkirim. Sana bundan sonrada şimdiye kadar olduğu gibi saygı ve sevgi duyacağım.”
Bu yolla, zihnimde ki tiyatromda bana eşlik etmiş olan tüm oyuncularını rollerinden birer birer çıkarttım. İçimde bu işe soyunurken hissedeceğimi sandığım yanlız kalmanın hüzününden ise, tuaftır eser yoktu. Bilakis hissettim duygunun adı; kıvaçtı. Birde vicdanın sesini dinleyerek, doğru bildiğini hayatına geçirmiş olan birinin huzuru...
Şimdi bu güne kadar her oyunun son sahnesinin bitimiyle onların bana yaptığını, belki de ilk defa ben onlar için yapacaktım. Artıık rollerinden çıkmış ve sahnede ki yerlerini sırayla terk ederek seyirci koltuklarına yerleşmiş olan oyuncularımın önünde, eğilmemin vaktiydi. Belki de ilk kez onların önün eğilecektim. Ve bu samimiyetle verilen bir final selamı olmalıydı. Ve düşündüğüm gibi de oldu. Bunu büyük bir istek gerçek bir sevgi, saygı ve içtenlikle yapmıştım. Çünkü onlar bunu hak ediyorlardı...
Ardından son bir kaç cümle daha döküldü dudaklarımdan: ” Az sonra perdemiz inecek ve ben, ilk defa bunu seyirci koltuğu yerine sahneden göreceğim. Ve sizler ilk kez perde nin diğer tarafından yer alacaksınız. Bu son oyunun son sahnesiydi. Ve size her birinize o kadar çok şey borçluyum ki. Buraya gelirken bir kara vermiştim. Bu kararım uyarınca dileğim bu borcumu ödeyebilmek adına Morpheusun bana rüyamda verdiği cesaret isimli armağanı sizlerle paylaşmktı. Belki bir nebze olsun, paylaştığımız zaman ve yaşanalara karşılık gelebilmesini umuyorum. Alın ve lütfen sevgiyle kabul edin. Çünkü bana verilen bu Cesaret adlı armağanı sizlerle paylaşırken benim hissettiğim bu oldu. Sevgi...
Bunun en doğrusu olduğunu sizlerde biliyorsunuz ve belki hemen olmasada sizlerde kendinizebunu günü geldiğinde itiraf edeceksiniz.
Biliyorum, belki hemen değil, ama her birinizi tanıyor olmamdan dolayı, bir gün bunun olacağını çok iyi biliyorum. Şimdi daha fazlasını anlatmaya yeltenmeyeceğim, ama bilmenizi istediğim bu sahnenin kapanmasının ve sizlerin bundan böyle yaşamlarınıza “özgür oyuncular” olarak devam etmenizin ve kendi yollarınızı kendinizin çizmenizin, her birimiz için en doğrusu olacağıdır.”
Son sözcüklerimi tamaladıktan sonra, emin adımlarla sahneden indim. Artık bu son tiradla beraber bende rolümden çıkmıştım. Şimdi bu sahneden inen ve az sonra bu tiyatrodan çıkarak gerçek dünya bu gözlerle ilk defa bakacak olan bu kız, “Küçük Hayal Terzisi” değildi...
O, tiyatronun kapısını açarak, gün ışığına yürüdüğünde artık kendine verilen armağanı hak edenlerle adilce bölüşmüş, vicadanı rahat ve bağımlılıklarından arınmış biriydi.
O, şimdi sadece “Yürüyen Kız” dı...
Çünkü onun aşılacak tepeleri, yürünecek yolları vardı...
Şimdi bir yandan tiyatronun dışarıya açılan kapısına doğru yürüyor, diğer yandan da kendi kendine sesizce şöyle düşünüyordu:
“Önce onları, aslında bu yolla kendimi özgürleştirmiştim ben.
Aslında olan sadece çoktan hak ettiklerini almalarıydı. Hepsi bu.
Bağlarımı koprattım,
Bağlarını koparttım.
Ve böylece sadece “Bağlılık” kaldı. O da gönüllerde...
Sadece olması gerekttiği gibi...
Hepsi bu ve hepsi sadece bunun içindi...”
Böylelikle, bu katedralin, tiyatroya dönüşmüş haliyle sahlenen yüzlerce oyundan sonuncusu da, bu son repliğin hemen ardından perdelerin, indirmişti...
Şimdi bana düşen;
Bu eski yapıyı, son oyunun bu son sahnesini de izledikten sonra tıpkı oyunda “Yürüyen kızın” da yaptığı gibi, cesaretle, hür bir vicdan ve görevini yapmış olmanın huzur içinde terk etmekti.
Aynı bu oyunda olduğu gibi, ben de çok sevdiğim bu katedrali bırakarak artık bu ihtişamlı mekandan ayrılmalıydım.
Çünkü, belli ki benim de yürümem gereken yollarım vardı.
Dışarıda vakit akşam olmak üzereydi, telaşsızca yağan sicim gibi yağmurun eşliğinde gün geceye dönerken, artık hemen hemen boşalmış olan ıslak caddelerden pardesümün yakalarını kaldırarak geçtim.
Tek tek yanmaya başlayan evlerin ışıkları, bu defa da yağmur altında ki bu caddelerde ışık oyunları yapmaya başlamıştı. Gülümsedim...
Bu defa ki, katedralin mozaiklerinin oluşturduğu renk oyunlarına tezat, tek düze ve buna rağmen basitliğin ve yalınlığın verdiği huzuru bana taşıyan bir danstı.
Birden karmaşanın yerine yalınlığın yaşattığı huzura ve bunun getirdiği dingin akışaaslında için için ne kadar uzun zamandır özlem duyduğumu fark ettiğim.
İşte bu fark ediş de, bambaşka bir nitelikte bir heyecana da bu yürekte yer olabileceğini hissedebilmeme neden olmuştu: Belli ki bu, bende sadece samimi ve yalın olarak da "özel" olunabileceğini ve hatta bunun ötekine nazaran çok daha "ender "bulunan ve bir nitelik olduğunu fark etmeme ön ayak oldu...
Yüzümde; huzurlu bir tebessüm,
Yüreğimde yeni heyecanların özlemi;
Ciğerlerimde; yağan yağmurun havada yarattığı o bildik, fakat yine de iç gıcıklayan, tazeleyen kokusu...
Yolun beni götürdüğü yöne doğru, kararlı adımlarla, ardıma bakmadan yürümeye başladım...
Sevgi ve ışıkla,
Fatoş Şenoğlu
12/05/06
Not:Yazıma konu başlığı olan "Yürüyen kız" tabirine isim analığı yaparak, bana bu öyküm de esin kaynağı olan, Dostum Carol'a, içten teşekkürlerimi sunarım...
|